21 Eylül 2016 Çarşamba

70




Sonbaharla birlikte bu görüntülere veda ediyoruz. Renkler yerini sarının tonlarına bırakıyor yavaş yavaş. Hüzün mevsimi denilen sonbaharı yaşamak müthiş güzel , ilkbaharı da tabii.  Bu geçiş dönemlerinde iyi takip etmeli doğada olan biteni. İnsanın geçişleriyle hemen hemen aynı.

*Eğer kış, "baharı yüreğimde saklıyorum " deseydi, ona kim inanırdı ?

Böyle der Halil Cibran . En sevdiğim umut aşılayan sözlerden biridir. Bahar, kışın yüreğine saklandı işte bugünlerde. Beklerken yeniden gelmesini ne yapacağız peki ? Yine Halil Cibran'a kulak verelim o zaman.


*Ölçüsüz ve ölçülemeyen zamanı ölçebileceksiniz. Davranışlarınızı ayarlayacak, ve hatta ruhunuzun rotasını, saatlere ve mevsimlere göre yönlendirebileceksiniz. 
Zamanı, kıyısında oturup, akışını izleyeceğiniz, bir nehir haline döndüreceksiniz. 

O zaman sonbahar ve kış boyunca özleyeceğimiz güneşin peşinden  kendimiz gidelim. Bulduğumuz her güneşli günü değerlendirelim. Olmaz mı ?

*Sırtını güneşe çevirirsen, gölgenden gayrı bir şey  göremezsin.

*Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma… Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de.

Doğada gördüklerimizi biraz daha detaylı incelersek , kendimizi onu öğrenmeye verirsek, çok farklı bir sonbahar ve kış yaşarız diye düşünüyorum. Bakıp da görmediğimiz çok şey var.

*Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan, Yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan, Ne görebiliyorsun, Ne duyabiliyorsun.

12 Ağustos 2016 Cuma

69

Bugün İstanbul anılarımla kucaklaşırken buldum kendimi.Yaşam merkezi olarak İstanbul'u seçmek isteyen babamı yalvar yakar kandırıp, Ankara'da yaşamaya ikna etmiştik çocuk aklımızla. Sonrasında  ilk tanışmamız 10- 12 'li yaşlarda falandı herhalde. O zaman Cağaoloğlu'nda bir otelde kalmıştık bir iki gün. Sonrasında babamın en yakın arkadaşının ısrarları ile Fatih'de ki evlerine geçtik. Sevmemiştim şehri. Çok kalabalık gelmişti bana. Sevmesemde bağımız hiç kopmadı. Zamanla alıştık tabii birbirimize. Eski ve yani halini kıyaslayacak kadar tanışığız yani. Benim ruhum eskici. Çok şeyin eskisini seviyorum. İstanbul'un da eskisi güzeldi. 





"Gurbette, yabancı diyarlarda kalmış gibiyim; yerime, evime, membaıma dönmek arzusunun bir açlık gibi içimi bayılttığını duyuyorum. Aynı İstanbul'un içinde İstanbul'u arayarak ve artık bulamayacağımı pekiyi anlayarak hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum. Ben İstanbul'un, eski İstanbul'un, o şahsiyetli ve güzel İstanbul'un içyüzünü afacancasına tanıyan bir evladıydım; onu ben ne iyi anlardım... Sanki o da bana ayrıca, herkese yaptığından fazla yüreğini açardı. İşte ben bu pekiyi tanıdığım ve pek çok sevdiğim vücudu kaybettim. Ona yanıyorum, onun hasretini çekiyorum!"
Refik Halid Karay / İstanbul'un bir yüzü


7 Haziran 2016 Salı

68


KAĞIT GEMİ

Deniz kıyısında
bir martıyla konuşurken görüyormuş
dostlarım beni sürekli
bir kaptanım çünkü
kağıt gemilerden
emekli

Kılları uzadıkça ellerimin
unuttum kağıtlardan
nasıl gemi yapıldığını
ki yaşlılığa uzanan
birer iskeledir parmaklarım
çözüldü uçlarından
nice kağıt geminin
palamarı

Çocukluğumun tahta atını
bozarak yaptığım iskeleye
küçük bir kağıt gemi
yanaşır mı dersiniz
kazısam ellerimdeki
bütün kılları ! ...


SUNAY AKIN 


19 Nisan 2016 Salı

67





                                        Ya böyle görseydik ... Hiç tadı tuzu olur muydu ?

27 Mart 2016 Pazar

66



Neler düşünerek bakıyordu acaba bana. Adı Muhtaç . Yazlık arkadaşım, komşum. Seviyorum onu. Sanırım o da beni seviyor.

18 Şubat 2016 Perşembe

65



Güneş farklı doğsa, çiçekler açsa her yerde, özellikle gönüllerimizde. Rengarenk olsa dünya, kötülükler, gri renkler yok olsa. Bombalar sussa, kuşlar ötse sadece ve çocuklar cıvıldasa sokaklarda. Ruhlarımız ferahlasa ....

16 Şubat 2016 Salı

64



İzmir'in en sıcak günlerinden biriydi. Ortaokuldaydım. Normalde geçmişi çok fazla hatırlamam. Nihal günün tarihine saatine kadar hatırlar oysa. Nihal benim liseden arkadaşım. Konuşmaya başladık mı , arşiv gibi önümüze getirir , birlikte lise yıllarında yaşadıklarımızı. Pikniğe gittiğimiz gün, pazartesiydi, ayın 28'i idi. Saat ikide buluşmuştuk deyiverir gözünüzün içine baka baka da, şaşırır kalırsınız. Ben hatırlayanlardan değilim işte. Sadece ortaokulda olduğumu hatırlıyorum. Kaçıncı sınıftaydım, İzmir'e hangi ayda gitmiştik bilmiyorum. İlk gidişimdi sanırım. Zaten sonrasında da iki yada üç kez gittim.

İki aileydik o gezide. Ailenin diğer çocukları gelmemişti, bir tek ben vardım. Nedenini hiç bilemediğim ama yıllar sonra bile  sık sık rüyamda gördüğüm, Şınlak saray diye bir otelde kalmıştık. Köşe başında, yuvarlak ön cephesi olan bir oteldi. Koridorlarda yürürken gırc gırc diye ses çıkıyordu. Eskiydi otel sanırım. Rüyalarımda oteli şöyle görürdüm hep sonraki yıllarda. Kapıdan girince gri duvarlar, hafif loş bir ışık ve duvarda asılı olan bir tablo. Ve her seferinde, ben buraya daha önce gelmiştim hissi. Otele ilk girdiğimizde de aynı duyguyu yaşamıştım. Hiç gelmediğim bir mekana , daha önce gelmişim hissini.

İkinci doğuşum mu acaba ?

Madem İzmir'deydik , gezmek lazımdı. Bir deniz kenarında denize girmek hatta. Gümüldür'ü seçti aile büyükleri. Havacıların kampının olduğu bir yere gittik. Dayım havacıydı. Kolayca girdik kampa. Bir rüzgar dağıttı saçlarımı diyemiyorum. Çünkü kısacıktı saçlarım. Ama o rüzgar öyle çok esti , öyle hırçın esti ki, beni darmadağın etti. Ve o gün, İzmir'de yaşayan bir ahbaplar, evlerinin boş olduğunu , gidip orada kalmamızı istediler. Eve gittiğimizde ben ateşler içinde yanmaktaydım, öyle böyle bir yanma değil.

Ateşle imtihanım dinmeyince, yabacısı olduğumuz evde yengem bana nane limon yapmaya karar verdi. Nane limon geldiğinde yarı baygın olan ben, ağzıma büyükçe bir  yudum sıvıyı alınca yataktan fırladım. Bir yudum daha ısrarlarına rağmen asla bir ikinci yudumu almadım, çünkü yengem şeker yerine tuz koymuştu yanlışlıkla. Bol bol gülmüştük o gün.

Ne güzel kahkaha atardı yengem. Bazen uzun uzun sektirirdi kahkahasını, denizin üzerinde seken taşlar misali. İyi ki o zaman o kadar şen kahkahaları atmış. Çünkü şimdi hiç bir şey hatırlamıyor, geçmişe ve geleceğe dair.

Bu da burada bir kenarda dursun, anıların ayak izi olarak.


15 Şubat 2016 Pazartesi

63


                                                    Şehrimin içinde bir mavi düştür EYMİR

6 Şubat 2016 Cumartesi

62



Evet çok seviyorum karı. Fakat ne yazık ki, annem hayattayken aldığım hazzı alamıyorum. Kendime psikanaliz yapıyorum. Bulduğum tek sebep var. Yola bakan giriş katı evimizde, ilkokul çağında, bir gece annem ve ben sokak lambasının ışığında , eve nadir giren "gazoz" eşiliğinde kar yağışını izlemiş ve sohbet etmiştik. O , sadece ikimizin paylaştığı anın derinliği sebep sanırım  karı çok sevmeme. Ve artık onsuz tadı yok. Zorlasam da o lezzet olamıyor. 

Bir an diyoruz ama ömrümüze hükmedebiliyor. 

Anıların ayak izinde bir not olsun bu da. 06*02*2016 Ankara bugün çok karlıydı. Ve sen yoktun. 

23 Ocak 2016 Cumartesi

61


Çiçek yetiştirmek hobiden ziyade aşktır. Çiçeği sevmeyen , insanı da sevmez derim ben . Bu sözümü onaylatan insanlar da tanıdım. Bazı evlerde hiç çiçek yoktur mesela, yetiştiremezler. Sevgi ister çiçek, pozitif duyguları sever, emek ister. Bir köşeye koyarsınız , arada aklınıza gelince su verirsiniz, sonrada " açmıyor bu çiçek " dersiniz. Açmaz. Canlı olan her şey gibi o da sevgisiz ve ilgisiz yaşamaz. Kafesteki kuşum sabah uyanınca onunla ilgilenmediğim zaman bütün yemleri aşağı atıyor. Ama, "günaydın kuşum, fıstığım, aşkım, canım " diyerek  gitmişsem yanına, her türlü şımarıklığı yaparak sevincini belli ediyor. Çiçeklerim de  öyle. Bazen öpüyorum bile onları. Bu ara fazla ilgi gösteremedim. Ölmüyorlar ama açmıyorlarda.

Güller. Bahçemizin neşesi. Elimden geldiğince, bilgim dahilinde bakmaya çalışıyorum onlara.Aramızda hoş bir sevgi bağı da  var. Tek sıkıntım, kokmuyorlar. Her birini tek tek kokluyorum ama çocukluğumdaki o gül kokusunu bir türlü bulamıyorum. Güllerin kokusu mu kalmadı, yoksa ben o çocuk mu değilim ?

16 Ocak 2016 Cumartesi

60

foto ve düzenleme : Füsun T.

İstanbul; hayatlar üstüne hayatlar, acılar,sevinçler,hüzünler,çılgınlıklar,çıldırmalar,heyecanlar,büyük aşklar, sanatkarlar, huysuzluklar, huzursuzluklar, tüm hazların minimum ve maksimum bir arada yaşandığı şehir. İstiklal ; şehrin tüm özelliğini bir anda, bir arada yaşatan cadde. 72 millet şehre yayılmışken, caddede hepsini bir arada görürsünüz. Eskisi, yenisi farklıdır her şeyin olduğu gibi. Hiç değişmeden kalması en büyük dileğim olan yerlerden birisi. En ufak bir değişime uğramadan korunsa. Ben anlatamadımsa ne demek istediğimi Sunay Akın anlatır size...

At Kokusu - Sunay Akın
Son evi gösterin bana İstanbul`da 
vapur sesinin duyulduğu 
ki kapısını çalıp 
söyleyeyim içindekilere
daha çok kedi yavrusu ezilsin diye
eski iskeleleri 
sahil yoluyla ayırdıklarını
denizden
Karşılığında ben de size
kanaryası ölüp 
kuaför salonuna dönüşmeyen
kaç mahalle berberinin 
kaldığını söylerim 
ya da kaç fötr şapkanın
tutsak olduğunu 
köhne bir konağın 
askısında
Kaç faytoncunun 
artık taksicilik yaptığını da bilirim 
ama söylemem 
onu da siz bulun 
dikiz aynasına takılı boncuklardaki 
at kokusundan

4 Ocak 2016 Pazartesi

59



O minicik bir kır çiçeği idi benim için. Havalar ısınınca ölümle yüzyüze gelecekti. Sonra cep telefonumda ekran görüntüsü olarak benimle yaşamaya başladı. İşte şimdi de sizinle  tanışıyor. Ölümsüzlük böyle bir şey işte. Hayatını kaybeden yakınlarımızda bizim içimizde ölümsüz.

Bu bir hindiba aslında. Bir sürü faydası olan bir bitki. Bahçemizin civarında bol miktarda var. Benim objektifime de bu yüzden takıldı.

 Ben befunky adlı fotoğraf düzenleme programını kullanarak ara zemini siyah yaptım ki daha güzel görünsün size. Ama bakın aslında bu tür çekimler nasıl yapılıyor. TIKTIK

24 Aralık 2015 Perşembe

58



Bazı "şey"lerin ne enteresan isimleri var. Mesela fotoğrafta gördüğünüz çiçeğin Latince adı Berberis Vulgaris Türkçe adı ise Kadın tuzluğu. Üzerinde gördüğünüz böceğin adı ise Bakla Zınnı .

Dozunda kullanılmadığında, zararlı olabileceği düşüncesi dolayısı ile şifalı bitkileri kullanmam pek. Kadın tuzluğu da şifalı imiş. Ben daha çok renkleri ve minnacık çiçeklerinin güzelliği ile ilgileniyorum. Bahçemizde mevcut olan bitkilerden birisi de bu .  Ve , öğreniyoruz doğal olarak adını sanını bu sebepten dolayı. 

Bu böcek ise göründüğü kadar sevimli değil. Zararlı böceklerden. Bitkileri yiyor kerata. Çok çabuk ürüyorlar. Tüm bahçeyi kaplıyorlar. Kurtulmak için yapılan tedbirlerden biri de çok ilginç. Ağaçların altına içi su doldurulmuş mavi plastik leğenler koyuyorsunuz. Mavi rengi seviyorlar sanırım, leğenlere doğru uçup konuyorlar  ve suya düşüp boğuluyorlar. Aksi takdirde ilaçlayarak kurtulabiliyorsunuz.

Öyle işte. Bu fotoyu bir kaç yıl önce  çekmiştim. Bahçemizi sarmıştı bu böcükler. Ve tabii nasıl kurtulacağımızı da bu yüzden öğrenmiştim. 

10 Aralık 2015 Perşembe

57



"Gündüz uykucusu olarak kahvaltıdan sonra hemen kafayı vurdum. Öğleden sonra saat 4 gibi uyandım. Biraz ne neyin nesi öğreneyim diye pansiyoncunun olduğu binaya geçtim. Pansiyoncu Ajar ile hafiften sohbete başlamıştık ki Hint fakiri kılıklı, oldukça yaşlı bir adam elinde bir tepsiyle geldi. İçinde tütsüler, sarı çiçekler ve bir iki kap vardı. Hintli hizmetkâr dualar okudu. Alnıma sarı bir boya sürdü ve bana eliyle sarı, tatlı bir şey yedirdi. Yaradana sığınıp yuttum gitti. Enerjimin acayip yükseldiğini hissettim. Birden içim sevinçle doldu. Orada olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu duyumsadım. Daha gurularla karşılaşmadan bir tek tapınağa bile adım atmadan böyle hissedersem sonunu siz düşünün.

Günlük taksi kiralamanın ne kadar ucuz olduğunu öğrenince Ajay’dan hemen bir araba çağırmasını istedim. (yarım gün 10, tam gün 12 dolar.) Günlerden pazar olduğundan trafik fena değildi. Tesadüfen geçtiğim bir meydanda karşıma seyahat kitabımın tavsiye ettiği bir lokanta çıkıverince
‘Dışarıda sakın bir şey yeme’ tembihlerini göz ardı edip ilk acılı Hint yemeğimi tattım ve bu ülkede hayat kolay olacak kanaatine vardım. Her yerde İngilizce geçerli, yani şimdilik hiç lisan sorunu yok ki, yabancı bir ülkede bu benim için büyük bir rahatlık. Sonra pazar olmasına rağmen açık bulduğum eski çarşılara daldım. İnsanları izleyip bu ülkeye ait baharat kokularını içime çektim. Pislik mi? Evet, tabii, fazlasıyla! Fakirlik mi? Diz boyu. Ama bütün bunlara rağmen burası hüzünlü değil neşeli bir ülke. Sanki pislik ve fakirlik kimsenin umurunda değil. İnsanlar mutlu görünüyorlar. Sonra arabayla Eski ve Yeni Delhi’nin ana yollarında bir tur attım. Gözlerim açılmış olarak bu bambaşka şehri izledim. Wellcome to India. "

Biraz daha okumak ve kitabı incelemek için TIKTIK 

Merak etmeyin, iyiyim. Hindistan ve Nepal'den mektuplar  / Güneş Günter

8 Aralık 2015 Salı

56

ANKARA

Bir ara teşrif et
Buyur gel,
Gel acı kahvem muhabbet olsun...
Yeni sulanmış küçük bahçemde
İzin kalsın,
Toprak koksun...
Hayranım geceden firari gözlerine,
Nakış gibi gönlüme işlenen sözüne...
Hayranım geceden firari gözlerine,
Gönlüm kuş olup uçar ayak sesinle...
Pembe boyalı bir ev,
Mis kokan sümbül,
Bir de sen varsın  akşam sefası...


Söz_ Müzik : Ersay Üner

Lütfen fotoğrafa tıklaynız


23 Kasım 2015 Pazartesi

55

Teknolojiye yakın olmayı seviyorum ama ulaşamıyorum. Her gün büyük bir hızla ilerliyor, ben bir adım geride kalıyorum daima. Bir yazı okumuştum; "Gerçeklik çoğu zaman bilimkurguyu takip ediyor, çünkü insanların hayal ettikleri gerçekleşebilir "diyordu. İşte teknolojide insanlar hayal ettikçe ilerliyor, gelişiyor. O, büyük hayalleri olan insanlara ben minnettarım. Sizi bilmem. Hayal etmese insan yaşam olmayacak mıydı ?. Ya da ot gibi yaşayıp gidecek miydik? Tadı tuzu olmayacak mıydı? . Malum; her şey elde edene kadar tatlı, elde edince çok sıradan bir hal alıveriyor. Hayal ettiklerimiz elde ettiklerimizden hep bir adım önde. 

 Demiş ki, Yahya Kemal Beyatlı

Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız,
Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!...

İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.


Bir zamanlar;  bir çok yılımı  evde geçirdim. İstediğim her yere gidemiyor , hayal ediyor, özlem çekiyordum. İstanbul'a takmıştım kafayı o ara, bir de denize. Gidemiyorum ya, ah bir gidebilsem hayalleri kuruyordum. İşte o sıralar; sabahları açıyordum İBB'nin Turistik kameralarını bilgisayarımdan , denizi izliyordum, İstanbul'u dolaşıyordum. Bunu yaparken gece yarıları İstiklal caddesini izlemeye başladım. Minnacık Ankarama göre, kocaman hareketi olan bir cadde. Benim şehrim uykunun ikinci yarısındayken, cadde sanki güne yeni başlamış gibi kalabalıktı hep.

Ah ne hayatlar....

Hikayeler uyduruyordum o kalabalığa. Bazende hikaye önüme çıkıveriyordu aniden. Sonrasında gittim İstanbul'a , kucaklaştım, ağladım, denizin kokusunu içime çektim ve kendimi yeni bir hayale bıraktım. Kavuşmuştum ve artık benimdi.

Sonrasında ara ara yine izledim o kameralardan İstanbul'u ama o eski sıklıkta değil. İşte bu foto da o kameralardan çekip, düzenlediğim bir foto. Yani;

                                                                   ANILARIN AYAK İZİ


22 Kasım 2015 Pazar

54


"İnce belli çay bardağına tavşan kanı çayını koydu. Bardağı eline aldı, gözlerinden uzaklaştırdı, hayran, çayın rengine bir süre baktı. Çay dupduruydu.
İnceden bir yel çıktı, yoğun bir deniz kokusu getirdi. Ağaçların dalları usuldan sallandı. Daha yeni açmış küçük, taze yeşil yapraklar kıpırdar gibi etti.
Poyraz Musa ayağa kalktı, sofrasını denize silkti, dürdü büktü kayığa koydu, evlere doğru yürüdü, gece uyuduğu evin kapısını açtı, yatağını aldı getirdi, kayığın önüne, çakıltaşlarının üstüne serdi. Yataktan bir küf kokusu geldi. Ellerini beline koydu, denize döndü. Denizde ince kırışıklar. Bir efiliyen, bir kesilen incecik bir yel, taa uzak gökte de apak, öyle salınıp duran bir top bulut. Arkaya dönünce evlerin ötesindeki böğürtlen çalılarının içinde gene o belli belirsiz karartıyı gördü. İçine bir ürperti düştü..."


21 Kasım 2015 Cumartesi

53

foto: Füsun T.
“Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya…
Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.
Taşta kan vardı. İnsanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sükûnet…"
 *Bab_ı Esrar / AHMET ÜMİT

* Öneririm

20 Kasım 2015 Cuma

52



Yalova / Çınarcık


"Sevdiklerimizin ruhlarında oluşan anlık değişimleri, duygu sıçramalarını, her zaman çok da belirli nedenlere bağlı olmayan yakınlaşmalarını ve uzaklaşmalarını, bilinçlerinin alt kısımlarındaki ulaşılmaz bölgelere saklanmış arzularının değişik biçimlerde ve beklenilmeyen zamanlarda ortaya çıkışını izleyebilseydik, herhalde sakin bir denizde suların arasından aniden yükselen bir canavarı gördüğünde, zavallı bir balıkçının hissedeceği korkuyu ve şaşkınlığı hissederdik. Ürkütürlerdi bizi. Hiçbir zaman başka bir insanı , o insan en yakınımız olsa bile, tümüyle tanıyamayacağımızı, iki insanın arasında daima görünmez karanlık alanların bulunacağını, iki insanın asla tam anlamıyla bütünleşemeyeceğini, kimseye kendimizi bütün açıklığımızla gösteremeyeceğimiz gibi kimsenin de kendisini bize bütün açıklığıyla gösteremeyeceğini fark edip, kendimizi bu dünyada yapayalnız hisseder, yüzünü gördüğümüz, sesini duyduğumuz, günlerce, aylarca hatta yıllarca konuştuğumuz, birlikte en gizli zevkleri paylaştığımız birinin nasıl olup da bize yabancı olabildiğini anlayamamanın çaresizliğini yaşardık. Bütün bunları bilebilseydik, en sevdiklerimize bile, en kısa ayrılıktan sonra dahi, ''Kimsin sen'' diye sorma ihtiyacını hissederdik."

Ahmet Altan / Aldatmak 



8 Kasım 2015 Pazar

51


...........

söktüm attım kalbimi
boğulsun dalgada
sonumu bekliyorum
sardunyalar arasında

bir sigara içimi uzağında
kalbim kısılı bir kuşun tuzağında
hatıralar yanıyor onlar da
bu upuzun yaz sıcağında

...........

Teoman / Sardunyalar Arasında 

9 Ekim 2015 Cuma

50



Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

HALİL CİBRAN / ÇOCUKLAR




28 Ağustos 2015 Cuma

48




Tabakasından bir cıgara alıp yaktı ve ellerinin titrediğini gördü, çünkü heyecanlanmıştı. "Âlâ!" dedi. "Demek ki hâlâ yaşıyorum." İhsan Oktay Anar - Yedinci Gün

10 Temmuz 2015 Cuma

47



.....................
"ey canımın güftesi, denize hiç bakmadık, hatırla
tek pencereli bir odada elma yedik ısıra ısıra

elmanın topraktan süzdüğü, gemilerin denizlerde gezdiği
bir tatildi, bir geçiştirmeydi, yalnızlıktı bir kusura"
....................

TURGUT UYAR

31 Mayıs 2015 Pazar

16 Mayıs 2015 Cumartesi

42



gül hazîn, sümbül perîşan, bâğ-ı zârın şevki yok, 
dertnâk olmuş hezârın nağmenkârın şevki yok. 
başka bir hâletle çağ?lar cûy-i bârın şevki yok. 
âh eder inler nesîm-i bî-karârın şevki yok. 
geldi ammâ neyleyim sensiz bahârın şevki yok.

Recaizade Mahut Ekrem 
*fotoya tıklayınız*




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...